DEBÍ TIRAR MÁS FOTOS, YA DA: KÖTÜ TAVŞANI TAKİP ET

Hepimiz, Bad Bunny’nin Super Bowl performansının her yerde konuşulmasından kustuk biliyoruz, ama bizim de söyleyecek birkaç lafımız var. Ama söz, biz başka şeyler söyleyeceğiz.

Bad Bunny’yi ilk bakışta, paradan, kadınlardan ve partilerden bahseden herhangi biri gibi sanmak kolay. Hatta kulağa bazen biraz fazla parlak, biraz fazla basit, hatta biraz sığ bile gelebilir.

Ama sözlere, görsellere, anlattığı hikayelere biraz dikkat edince başka bir şey görüyorsun.

Porto Riko’da mahallelerin değişmesinden bahsediyor. İnsanların yerinden edilmesinden. Kaybolan gündelik hayattan. Ve turizmin de bunun bir parçası olduğundan.

Bu rahatsız edici bir fikir. Çünkü nihayetinde biz seyahati çok seven bir tur şirketiyiz. Sen de bu satırları okuyorsan, belli ki gezip tozmayı seven birisin.

Peki seyahat etmek, gerçekten ne yapıyor?

Mesela Latin Amerika’ya ayak basmış olanlar için, aşağıdakiler tanıdık gelecektir.

Garsonun keyfi sebebiyle beklemek zorunda kaldığın bir masa,

Kimsenin acelesi olmayan bir kuyruk,

İngilizce konuşulmayan bir dükkan,

Sana göre “yavaş” ama orası için normal olan bir tempo.

Ve evet bunlar kulağa hoş gelen turistik deneyimler değil.
Ama bunlar hayatın kendisi.

Marc Augé’nin çok sevdiğimiz bir kavramı vardır: “non-place”.
Havalimanları, zincir oteller, kimliksiz mekanlar.
Dünyanın her yerinde aynı hissi veren yerler.

Turizmin düştüğü en kolay tuzak belki bu:
Dünyayı birbirine benzetmek.

Ama turizm dediğimiz şey, elleri kolları olan bir canlı değil.
Aslında dünyayı birbirine benzeten, biz turistleriz.

Aynı güzellikteki kahveyi içmek istiyoruz.
Servis kalitesi alıştığımızdan aşağıda olmasın istiyoruz.
Yavaşlığa tahammülsüzüz.
Farklı kültürlerin bize yabancı gelen unsurlarını kolayca yaftalayabiliyoruz.

Ve fark etmeden, gittiğimiz yerlerin bize benzemesini talep ediyoruz.
İşte, dünyayı birbirine benzetmek böyle oluyor.

Bu talepler sadece deneyimi değil; mekanı, şehri, ülkeyi de değiştiriyor. Daha hızlı, daha tanıdık, daha konforlu olan talep edildikçe, kültür de buna göre şekilleniyor.

Bu “konforlu” mekanlar beraberinde daha kolay seyahat etmeyi seven başka bir kitleyi de getiriyor.

Bir mekandaki “bize benzemeyen” taraflar ortadan kaybolduğunda, o şehirde yaşayanlar kaybediyor. Gentrification, kısa dönem kiralamalar, yükselen fiyatlar…

Bad Bunny’nin söylediği şey de biraz bu.
Ve adam haklı.

Peki o zaman soru şu:

Seyahat etmek gerçekten zarar mı veriyor?

Cevap dürüst olursa:

Çoğu zaman evet.

John Berger, Görme Biçimleri’nde şunu söyler: “Bakmak bir seçimdir.”

Nasıl baktığın, ne gördüğünü belirler.

Aynı şey seyahat için de geçerli.

Nasıl seyahat ettiğin, o yerle nasıl bir ilişki kurduğunu ve nasıl bir etki bıraktığını belirler.

Bir yer tüketilecek bir ürün mü? Yoksa geçici olarak misafir olduğun bir hayat mı?

Fark burada.

Bizce en az zararı vermek için kendimize sürekli şu soruyu sormak gerekiyor:

Bir yere gidince gerçekten oraya mı gidiyoruz, yoksa sadece daha “egzotik” bir versiyonunu mu arıyoruz kendi hayatımızın?

Bunun cevabı hiç kolay değil.

Bizim için de değil.

Bad Bunny “Debí tirar más fotos” diyor.

Yani, “Daha çok fotoğraf çekmeliydim.”

Ama şarkının sözlerine bütüncül olarak bakarsak, aslında söylediği şey şu:

“Daha çok fark etmeliydim.”

Biz Patika’da kendimize şunu hatırlatmaya çalışıyoruz:

Bir yere gittiğimizde, o yeri “keşfeden” insanlar değiliz. Orası zaten orada. Biz sadece kısa bir süreliğine oraya misafir oluyoruz.

Yani bir yerin sadece manzaradan ibaret olmadığını ve orada yaşayan insanların hayatlarının, bizim birkaç günlüğüne şahit olduğumuz görüntüden çok daha büyük olduğunu bilmek.

Bunu her zaman mükemmel yapıyor muyuz? Muhtemelen hayır.

Ama meselenin kusursuz olmaktan çok, farkında olmak olduğunu anlayacak kadar terapi ücreti ödedik.

Kısaca, bugün bambaşka bir şehre gidip aslında hiçbir yere gitmemek mümkün.

Aynı kahveyi içip, aynı fotoğrafı çekip, aynı hikayeyi anlatıp geri dönmek mümkün.

Biz gezerken bu tuzağa düşmemeye, bu soruları yanımızda taşımaya çalışıyoruz.

Gelecek Turlar