Kontrol edemediğin şeyler ve yürümek üzerine kısa bir metin.

İnsan neden dağ tepe yürür?

Cevap genelde aynıdır: Doğa iyi geliyor, manzara güzel, kafayı boşaltıyorum.

Bunların hepsi doğru ama aslında hiçbiri asıl sebep değil.

Aslında yeterince konuşmadığımız bir şey var:

Yürürken sürece müdahale edemiyorsun.

Günlük hayatta neredeyse her şeyi kontrol ediyoruz.

Sıkıldın mı? Çık.
Yoruldun mu? Otur.
Zorlandın mı? Kolaylaştır.
Yavaş mı geldi? Hızlandır.

Parayla çöz. Teknolojiyle çöz. Alternatif bul.

İş hayatında “başarılı ol”. Sosyal medyada “en iyi halini göster”. Her durumda “iyi hisset”.

Çünkü her şey kontrol altında olmalı. Kolay olmalı. Hızlı olmalı. Verimli olmalı.

Ama yürürken bunların hiçbiri çalışmıyor. İyi hissetmenin garantisi yok. Bir bakmışsın bir anın bir anını tutmuyor; az önce hayranlıkla baktığın o manzaraya, bir saat sonra yorgunluktan küfrediyorsun.

Yoruldun mu? Durma lüksün yok, devam etmek zorundasın.
Yavaş mı kaldın? Bedeninin izin verdiğinden fazla, istesen de hızlanamazsın.
Canın mı istemedi? Yine de yol bitene kadar yürüyeceksin.

Biz aslında yürümekte değil, kontrol edememe fikrinde zorlanıyoruz.

Evet, iyi bir ayakkabı yükünü hafifletir, ekipman rahat ettirir, kondisyonun varsa işin kolaylaşır.

Ama ne yaparsan yap, kimse senin yerine yürüyemez.

Kulağa basit gibi geliyor ama değil. Çünkü modern hayat tam tersine kurulu. Çünkü biz, optimize edemediğimiz her şeyi bir kabus gibi görüyoruz. Verim alamadığımız her saniye içimizi kemiriyor; başkasına devredemediğimiz her iş sırtımızda yük hissettiriyor.

Yürüyüş sana yeni bir şey katmıyor ya da senden bir şey eksiltmiyor. Sadece elindeki o sahte oyuncağı alıyor: Her şeyi kontrol edebileceğin yanılsaması.

Sosyal kuramcı Hartmut Rosa, modernitenin trajedisini tam buradan yakalıyor. Ona göre modern hayat, dünyayı tamamen “erişilebilir ve hesaplanabilir” kılma agresifliğinden ibaret. Her saniyeyi bir verimlilik çıktısına dönüştürmeye çalıştıkça, Rosa’nın deyimiyle “dünya dilsizleşiyor.” Biz tahakküm kurmaya çalıştıkça dünya bizimle konuşmayı kesiyor; hayat ruhsuz bir nesne yığınına dönüşüyor.

Yürümek, işte bu agresif kontrol duvarına çarptığımız o nadir anlardan biri.

Rosa’nın tabiriyle, yürürken dünya yeniden bizimle “rezonansa” giriyor. Çünkü rezonans; ancak senin hızına boyun eğmeyen, sana meydan okuyan bir “öteki” ile kurulabilir. Çıktığın yokuşun dikliği senin kariyer planınla ilgilenmiyor, yağmurun şiddeti senin takvimine uymuyor. Dünya sana yeniden ses veriyor; ama bu senin verdiğin bir komut değil, orada olanın ta kendisidir. Gerçek canlılık, dünyayı fethettiğimizde değil; dünyanın bize, bizden bağımsız bir güç olarak cevap verdiği o “teslimiyet” anında başlar.

Ve o an şunu anlarsın: Dünyanın merkezi sen değilsin. “Vay be, ne tespit” diyeceksin, biliyoruz. Ama o bildiğini sandığın şeyi, yürüyüş seni hizaya sokup kontrolü elinden aldığında gerçekten anlıyorsun.

Bu başta insanı sarsıyor ama sonra garip bir huzur veriyor. Çünkü bir süreliğine de olsa daha iyi, daha hızlı ya da daha verimli olmak zorunda değilsin. Zaten istesen de olamazsın.

Biz yürümeyi tam da bu yüzden seviyoruz.

Hızlandıramadığın, optimize edemediğin ve kontrol edemediğin bir sürecin içinde kalmak. Ve oradan kaçamamak. (Çünkü biz de herkes gibi kaçmak istiyoruz, evet)

İster mahalle arasında bir tur at, ister dağ bayır gez, ister bir zirveye niyetlen… Sonuç değişmez: Adım, nefes ve tekrar.

Bugün terfi almış olabilirsin, emrinde onlarca insan çalışıyor olabilir. Günlerce uğraştığın bir işin karşılığını almış, o herkesin hayalini kurduğu hayatın tam ortasında duruyor olabilirsin.

Hadi bugün, hiçbir işe yaramayan, hiçbir şeyi bir adım öteye taşımayan bir plan yap. Sadece yürümenin planı mesela.

Ne kadar zor olabilir ki? Sonuçta sen neler başardın 😉

Gelecek Turlar